ERTELEME!

   


     Kalûbela tozları var üzerimde ve bir sözün verdiği ağırlıktan dolayı yaşıyorum med ceziri. Çıkamıyorum bir an olsun kalıplardan, doktor, polis, öğretmen, zengin, iyi, para, kötü, güzel, çirkin... Her şeyin peşine gelen her basmakalıp söz bir çivi gibi mıhlıyor beni duvara; iyi güzeldir, zengin mutludur, öğretmen sadece okulda olur, para saadet verir, şişman çirkindir... Uzayıp giden bu örneklerle, karşımda konuşanların sesleri tecavüz ediyor kulaklarıma... Kimse bana insan kalabilmenin önceliğini anlatmadı tam 20 Küsur yıl kadar. Kirlendik; büyüdükçe dünya sindi üzerimize ve biz sindikçe kirlendik bu kirli düzende. Maskelerin ardına sakladık yüzümüzü. Dedim ya az önce dedim ya işte çıkamıyorum bir an olsun kalıplardan aklımdaki cevabı olan ve cevabını vermekten korktuğum sorulardan.

-İnsan hiç şeytanla ahitleşir mi? 

-Elbette hayır.

-Nereye o zaman bu gidiş?

-...

   Olası günah sapaklarında başlıyor kalp harbimiz. Bir an gibi görünüyor karar verme aşaması fakat bazen bir an bir yıl gibi geliyor insana. Nefs ve şeytan her zaman saptırmıyor insanı çoğu zaman ertelemeye çalışıyor iyilikleri. Ertelemenin bir hastalığa varan derecede ilerleyeceğini düşündükçe kalkıyorum ayağa, iman denen cevherin, kanserli bir genç gibi günden güne eridiğini gördükçe kaçıyor uykularım. Tik tak, tik tak... Geçiyor işte zaman denen mefhum geride bıraktığı her merhumun ve yaşayan her canlının üzerinden. Bir ölçü dahilinde ilerlesede zaman, ışık hızını dahi içine alabiliyor nedense, dilediği kadar hatta ve hatta delice bir süratle hızlı koşabilseydi insan yine bir saniyeyi ikiye, ikiyi de bir saniyeye indiremeyecekti geçen an'da...

   Hayatın beyhude kucağında geçiyor zamanımız. Malayâni denen illet ne kadar hoşumuza giderse o kadar istismar ediyor benliğimizi. Hele şu ekranların başında geçen vakitler... Bir an sıyrılıp tüm dünyadan nefes alınacak yerlere kaçasım geliyor, oralarda insan denen canlıdan bahsetmek istiyorum önce kendime, sonra insan olmadığımı anlıyorum biraz biraz. Böylesine azametli ve ulvi bir amacı yüklenişimiz tam olarak kalûbela da başlıyor sanırım, daha Dünya'ya gelmeden bu Dünya'nın halifesi ilan edilen insan nasıl olur da böylesine basit günahlarla sonsuz hayatını mahveder diye düşünürken dalıyorum uykuya. ''İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar.'' Hadis-i şerifi geliyor aklıma ve uyanıyorum sıçrayarak. Ölmeden önce ölmek sözü üzerine bir hayli düşünüyorum bu sıra. Mevzimden kurşun gibi atılarak varmak istiyorum Menzil'e. Ahhh nefsim...

Nakşi Şeyhinin dergâhında yükselmez ses, Peygamber (s.a.v.) huzurundaki gibi çünkü ilk misal diğerinden bir cüzdür; şu kainatta O'ndan bir cüzdür o halde asla sesini yükseltme. Sen ölmeden önce ölmeye bak haydi. Meyyiti gömmeye yeter biraz sıcak su birkaç kürek sesi, uzun bir sela okunur kısacık ömürde ve ölünün suretinden anlaşılır geçmişi, insanların yüzde yetmişi pişmanlığı oraya bırakır ama oraya bırakılan hiç bir pişmanlığın telafisi yoktur. İşi bilenler Yaa Rabbi ben pişmanım deyiverirler bir ipe tutunarak, sonrası temizlik sonrası yeni hayat... Hiçbir şey için geç değil tam şu an, erteleme hayatı... Erteleme... 

MEKAN DERKEN?


 Aslında tuğla olmakmış mesele. Büyüklüğüne akıl sır ermeyen bir yapıya sadece bir tuğla olmak. Bir havalimanında uçağın kanadı, bir parkta salıncağın zinciri, bir şehirde hastane, bir köyde postane. Ama ne bir şehir ne bir köy ne havalimanı nede bir park olamayız. Yine de inkar edilemez bir gerçektir ki; bu mekanların anlamı bu maddelerin anlamı biz olabiliriz .Bu böyledir ki maddeyi madde, mekanı mekan yapan içindeki anlam’dır. 

Mesela bir atm düşünün hangi banka olduğu bir kenara, cebimize yararı olmasaydı peş peşe kuyruk olur muyduk ardında? Ya da bir hastane olmasaydı, ne olurdu bi düşünün. Peki ya hastane olup içinde doktor olmasaydı, o zaman ne anlamı olurdu hastanenin? Gezegende bir dünya olup, içinde barış olmadığı gibi. 

Geceleri ay ışığının, sokak lambalarının aydınlatmaya yetmediği yerler vardır. Nice insanın oturup kalktığı, nice maddenin, mekânın anlam bulduğu, bedende mi? ruhta mı? olduğu tartışılan o kalbimiz. İşte o kalp aydınlatmaya yetmiyorsa geceyi, sahte bir paranın değeri gibidir insanın kalbi. Eğer aydınlatıyorsa da, barajlara sığmayan bir damla su gibidir.

 Ulaşamadığımız bir sabah düşünün. Amaçladığımız bir sabah. Bazen tatlı bir rüya, bazen bir kabus olan. Deniz kenarında koşarken, bi restoranda yemek yerken, otobüste yaşlılara yer verirken, birine yön tarif ederken bile hayalini kurduğumuz bir ütopyanın ilk sabahını düşünün. Bir şehir ki insanın, insan olduğu için sevildiği, sokak lambalarının hırsızlara değil de yolunu şaşıranlara yandığı , yangınların sadece yanlışlıkla çıktığı ve dermanın doğru yerde arandığı bir şehir. Kaygısızca esen bir rüzgarın hayatımızı mahvetmediği bir şehir. “Nerede yaşıyorsun?”sorusuna “anlam verebildiğim bir yerde” diyebileceğimiz bir şehir. 

İşte aslında her sabah farketmeden bu şehrin sabahına uyanıyoruz . Bizler için anlam verebildiğimiz her madde, her mekan bu şehrin bir parçasıdır. Yani İsmet Özel’in dediği gibi “yalnızlık insanın içindedir”.Ama şu da vardır ki ;insanın kalbi de içindedir.Kalbimizle yaşantımıza anlam verebildiğimiz her gün o sabaha uyanmaya devam ederiz.Korkularımız hava kirliliğinden değil, hayal kirliliğinden meydana gelir. Uçsuz bucaksız bir yol olsa da, ulaştığı yeri bildikten sonra, sevdiklerimize kavuşacağımızı bildikten sonra, o sabaha uyanacağımızı bildikten sonra, o yolun uzunluğu da ,zorluğu da bize güzel gelir. 

Karanlık bir odada ömür geçer mi? Geçer. Hâlâ da geçmekte. Ruhu dinlendiririz. Bazen bir şarkıyla, bazen de anılarla. Ve zamanı gelince bu odadan çıkma fırsatı geçer elimize. Ne kadar karanlık olsa da anlamı var bu odanın artık . Çıkmak istemez bir diğer yanımız. Çabalar, çabalar ama özgürlük güzel şey eğer özgürlüğün ne olduğunu biliyorsak tabi.Çünkü o odada iken dışarıda olan herşeyi özgürlükten sayarız. Yani anlamı olan bir yerden kaçarız. Aslında ANLAMLI yaşamak istemeyen kişiler de olabilir. Çünkü bazıları baktığıyla yaşar, bazıları ise gördüğüyle. Bazıları ise yaşadığını zanneder sadece: ‘

‘Bedenim kıvranıyor gözlerimin önünde ama acıdan değil bu haykırışım, 

Yanlış bir saatin içinde koşuyor yelkovan arkadaşım, akrep sırdaşım’’

Film şeridi gibi geçen iki hecelik yaşamın kelimelere sığmayan bir anlamı olsun isterdim. Çünkü duygulara hakim olan madde ve mekânın anca böyle anlamı olabilir. Her insanın çabaladığı ve uğruna yaşadığı bir şey vardır.Ama değeri genellikle tartışılır şeylerdir bunlar.

Eğer yaşam gerçekten yaşadığımız kadar olsaydı ağaçlar ve topraklar demirden, merhem diye sürdüklerimiz ise benzinden olurdu. Bazen "geçmiş geçmişte kaldı"derken bile yaralarımızı kanattığımızın farkında olmayız. Çünkü bizde bıraktığı etki bir ders değilde genellikle bir kâbus niteliğindedir. Ve yıllardır alışkanlık hâline getirdiğimiz görememe hastalığımız yeniden ispatlanır sanki. Geride kalan sadece ve sadece hayal kırıklığıdır. Keza görmeyi istemediğimiz sürece ne yazık ki böyle devam edecektir . Ne zaman ruhumuzu azad ettik kölelikten, işte o zaman herşey daha güzel olacaktır. Kanatsız kuşların hakimiyeti başlayacaktır. 

Ve işte anlıyorum artık seni, beni, bizi. Çünkü ben zamanın içinden "ânı" seçebiliyorum. 

Benim de özel gücüm bu. Yaşamayı öğreniyorum ama yavaş yavaş. Bir bir anlatıyorum anladıklarımı. Ve nedense tepkin hep aynı ‘‘öğreniyorsun yavaş yavaş’’. Meğer hayatta öğrenilecek ,anlaşılacak ne çok şey varmış diyorum ben de. 

Dayanamıyorum. Çünkü ne kadar anlıyorum desem de, anlamadığımı anlamak bir tokat gibi çarpıyor yüzüme. Sandığımdan da zormuş yaşamak.Belirsizlik denizinde, hiç yorulmadan yüzmek acıtıyor insanı. Ve sayılar geliyor aklıma 5,7,1 vaktin nakit olduğunu öğrendiğimden beri, onları düşünmeye vakit bulamıyorum. Ve sonra yaşadığımız yer geliyor aklıma “dünya” savaşların ve anlaşmazlıkların mekanı. Bu böyledir diyorum, buna da kafamı yoramıyorum daha fazla. 



Ve karar veriyorum dünyada yaşayıp dünyayı yaşamayacağıma...

Yarasa suyuna çorba


 Gelişen ve farklılaşan ve hatta daha fazla zorlaşan dünyamızda artık her geçen gün farklı olaylarla karşılaşabiliyor, algılarımız ve düşüncelerimiz günden güne değişiklik gösterebiliyor. Maalesef içinde bulunduğumuz pandemi süreci de hem sosyal hem ekonomik hem de kişisel hayatımızı derinden etkilemiş ve bundan sonrada etkilerini-izlerini sürdürmeye devam edecektir. Rabbim hepimizi ve müslüman alemini her türlü afetlerden ve salgınlardan muhafaza buyursun(amin).


      Pandemi süreci yazılı ve görsel medyada da geniş yer tuttu. Tv lerdeki programların gündem maddeleri aşı, maske mesafe vb konulara evrildi ve bununla birlikte bazıları işinin uzmanı ancak çoğu "her işin uzmanı"! olmuş olan insanlar hayatımızda daha fazla yer kaplamaya başladı. Buralardan çıkan ve uyuşuk dimağlarda ilim süzgecinden geçirilmeyen "sözde bilgi" düşüncelerin ve algıların hammaddesi oldu ve işlenmeden kelimelere döküldü. "Bence"ler ve "Sence"ler tartışma programlarında ve sosyal medyada birbirleriyle kıyasıya yarıştı.

İlk önce yarasalar hızlı bir giris yaptı, pazarda görüldü sonra çorba tabağına girdi. Pişman olduydu amma artık insan eline düşüvermişti. Devamında;
• hasta olan insanların sokakta düşüp öldüğü, hastanelerin yetersiz kaldığı, toplu mezarların açıldığı, zorla insanların evlerine hapsedildiği haberleri herkes tarafından görüldüğü emin olasıya dek yayınların ana gündem maddesi oldu. Sonrasında birbirini desteklemeyen çelişkili açıklamalar, ilaçlar- yöntemler konusunda belirsizlik ve değişiklikler ile gündem sürekli değiştirilirken aşı ile pandeminin biteceğini inanan ve aşının bir an önce çıkmasını bekler hale gelen kitleler aslında ilk aşılarını çoktan olmuştu bile. Evet bu aşının türkçe ismi de KorkuVac idi.

        İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü'minlerseniz, Benden korkun.(Al-i İmran Suresi, 175)

Bundan sonra işler daha basit hale gelmişti. Daha önceden yaptıklarımızı yapmamakta veya yapmadıklarımızı yapmakta pek fazla güçlük çekmiyorduk. Her akşam yayınlanan istatistiklerle de pandemi- tv,sosyal medya bağlantımızın durumu kontrol edilmeye devam ediyor, verilen tabloda ölüm - vaka oranları, hesaplamalar, yüzdelik dilimlerle ne zaman hasta olacağımızı hatta ölme ihtimalimizi istatistiksel olarak hesaplamaya başladık. Bu yazının yazıldığı tarihlerde muhacir nüfüsunu da hesaba katarak yaklaşık 90 milyonda yaklaşık 2 senede her 15 kisiden 1 kisi hasta olduğu ve her 120 hastadan bir kişi vefat ettiği görülmüş verilen bilgiler doğrultusunda.(diğer bir deyişle yaklaşık 2 bin kişiden 15 i hasta olmuş 1 kişi vefat etmiş)

      Ben burada bahsi biraz değistirmek ve asıl anlatmak istediğim şeyi öncesinde bir örnek vererek anlatmak istiyorum;

Bir zaman Allah rahmet etsin mühim bir zat kayığa binmekten korkuyordu. Onunla beraber bir akşam vakti İstanbul’dan Köprüye geldik. Kayığa binmek lâzım geldi. Araba yok. Sultan Eyüb’e gitmeye mecburuz. Israr ettim.

Dedi: “Korkuyorum; belki batacağız.”
Ona dedim: “Bu Haliç’te tahminen kaç kayık var?”
Dedi: “Belki bin var.”
Dedim: “Senede kaç kayık gark olur?”
Dedi: “Bir iki tane. Bazı sene de hiç batmaz.”
Dedim: “Sene kaç gündür?”
Dedi: “Üç yüz altmış gündür.”

Dedim: “Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üç yüz altmış bin ihtimalden birtek ihtimaldir. Böyle bir ihtimalden korkan, insan değil, hayvan da olamaz.”

Hem ona dedim: “Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?”
Dedi: “Ben ihtiyarım. Belki on sene daha yaşamam ihtimali vardır.”

Dedim: “Ecel gizli olduğundan, herbir günde ölmek ihtimali var. Öyle ise, üç bin altı yüz günde hergün vefatın muhtemel. İşte, kayık gibi üç yüz binden bir ihtimal değil, belki üç binden bir ihtimalle bugün ölümün muhtemeldir. Titre ve ağla!

Pandemi sürecinde de bizim korku hissimizden faydalanan zalimleri görmek ve tanımak üzerimize vazifedir. Tabi ki kurallara uymak vatandaşlık borcumuz tedbirimizi almak ilahi bir nasihatımızdır.

Ey iman edenler, tedbirinizi alın..( Nisa süresi, 71)

Ancak gereğinden fazla korku düşünme yetimizi elimizden alır. Akıl dini islamın bize emrettiği gibi okuyacaz hak konuşup hakkı savunacağız. Binler ihtimalde bir ölümden korkup yaşantımızda büyük değişiklikler yapabiliyorsak her an ölme ihtimalimizi unutmayacaz.
Rabbim hepimize mağfiret etsin.

KİMİN MECNUNUYUZ ?



  İnsan... Dünya'ya karşı yorgun, zamana karşı yorgun, emir ve yasaklara her zaman yorgun olup zevke, arzuya ve genel itibariyle nefsin istek ve arzularına karşı asla yorulmayan mahluktur. Sabah 9'da kalkıp, akşam 18'e kadar durmadan çalışan, yılın 365 gününde 15 gün izin yapıp, yaptığı işten başka meziyeti olmayan, bir gönle girmemiş, yüzü asık, boynu kravatlı ve örneklemeleri asla bitmeyecek olan kişi midir insan?

   İnsanın tanımı her ne olursa olsun, başına gelecek mutlak şey bir gün İstanbul'da bir vapurun sesine denk gelebilir, bir kadının kahkahalarına karışabilir, bir doğumun sevincine yapışabilir ve bir ansızlığın içerisinde sonsuza dek genişletilip bizi karşılayabilir. Evet o mutlak şey ölümdür. Herhangi bir insan Dünya'nın herhangi bir yerinde farklı duyguları yaşarken, sen ölüm döşeğinde olabilirsin veya sen günahkar gözlerini haram batağında tuttuğun anlarda yüzlerce can derin bir aahhh ile ölümün kucağında yatıyor olabilir. İşte insan budur. Kısacası ''acz''... Acz içinde olduğunu bilen ancak insan olmaya, insan doğup kalmaya ve insan olarak ölmeye muktedir olabiliyor. Acz duygusundan yoksun, adeta (haşa) Allah'a kafa tutarcasına bir hayat yaşamak insanlık değil aptallık, cesaret değil korkaklık oluyor.

     Kendimizi çoğu zaman işimize gelen terazilerde tartsakta o dilimli yuvarlakta hep aynı akıyor zaman. Ama biz 'acz' ler akrebinde yelkovanında arkasındaymışız gibi hareket ediyoruz. Öyle aceleci ve öyle telaşlıyız ki hiçbir şeye yetişemiyoruz. Halbuki atsak kendimizi akrep ile yelkovan önüne, akışına bıraksak zamanı, biraz da rahat bıraksak ne güzel olacak. İstesekte, istemesekte, ittirsekte, durdurmaya çalışsakta mutlak bir suretle aynı akıyorsa zaman, yapmamız gereken tek şey onu bereketlendirmek olacaktır. Masivâdan, malâyaniden uzaklaşmaya başladığımız anda ve buna ek olarak nefsin arzu isteklerinin hep tersi istikamette gidecek olursak göreceğiz ki ister akrep ve yelkovanın önünde, ister arkasında, istersek üzerinde, hatta ve hatta saatin dahi dışında, yani nerede olursak olalım bizim için değişen bir şey olmayacaktır. Bu zamanda, bu zamanı yaşamadığımız an inanın ki bunların bir önemi kalmayacaktır.

    Neden geldik bu Dünya'ya? Yiyip tüketmeye mi, giyip eskitmeye mi, gezip eğlenmeye mi? Ömür bir sermayedir ve her canlıya topluca verilir, sürelidir. Yiyip tüketmeyi hayvanlarda yapar, gezip gezip uyumayı köpekler de... Neden geldik bu Dünya'ya?

İnsan yaratıldığı günden yaşadığı ana dek sürekli an be an hicret halindedir. Dünya'da bir hicret yurdudur. Kimi insan kalpten kalbe yapar hicretini, kimi varlık ile yokluk arasında hicrettedir devamlı. İhanet ile sadakatte bir hicrettir. Ahde vefamız kimedir peki, hicretimiz kime? Ümmü Kays'a mı yoksa Medineyi Münevvere'ye mi? Elbette kimin mecnunuysan hicretinde ona olacaktır. Kimin mecnunuyuz?
 







SEMBOL VE AYNA OLARAK ‘BİZ’


‘Biz nasıl ayna ve sembolüz ki?’ diyebilirsiniz. Ama her insan bir kişiyi ve bir şeyleri temsil eder. Misal olarak ''Aslan yattığı yerden belli olur'' sözü. İşte burada bile bir sembol olduğumuz apaçık bir şekilde ortada. Peki ya nasıl aynayız? Ayna olmamız, başkalarını etkilemek ve onlara örnek olmamızdır. Örnek olarak, aile büyüklerinden bir kişi çocuğun aynasıdır. ''Ağaç yaş iken eğilir'' dedikleri de işte tam olarak budur. İşte biz bu gençlik ağacına iyi birer ayna olursak ve ağacın doğru, düzgün eğilimini engelleyecek kötü yönde bir müdahale olmazsa (ki bunun en büyük etkeni kötü arkadaştır) bu ağaç doğru yoldan gidebilir. Ama ağacı yanlış tarafa meyil ettirirsek, ağacın meyil ettiği yanlış taraftan kesecek ve onu doğruya iletecek insanlar yok ise, o ağaç yaşlanır ve doğaya oksijen değil karbonmonoksit yayar.

 Peki ya burada anlatılmak istenen nedir? Bizleri doğruya ileten doğru aynalar olursa, bizi temsil eden sembolümüz bir aslan olur. Şimdi ki gençlik bir ‘’aslan’’ değil. Bu durumu düzeltmenin yolu ise saygı. Ve bir demircinin demiri dövdüğü gibi, bizim de bu gençliği doğru yola dövmemiz, kötü düşüncelerden kurtarmamız ve aslan gibi yaşamamızdır. Herkes üstüne düşen vazifeyi yapar ise, aslanın yattığı yere kimse laf edemeyecek olur. Bu sebepten ötürü, doğru bir ayna olmaya gayret edelim ki sembolümüz ve neslimizin devamı olan bu gençlik, aslan olsun. Biliyoruz ki bu ölümlü dünyadan sonra ahiret var, o yüzden ‘Müslümanca yaşamalıyız’. Yoksa elden giden gençliği toparlayamayabiliriz. Ahiret için değil, Allah'ın rızası için, Peygamber Efendimiz ‘in (s.a.v.) sünnetine uygun ve onun yaşadığı doğru hayatı kendimize ayna olarak görmeliyiz ve bunun için yaşamalıyız. Doğruyu kimden öğreneceğimizi iyi bilmekiyiz. Yoksa eski nesiller gibi, diri diri kızları gömer, insanlığa yapılan zulme sadece kınamayla cevap verir, medeniyet sandığımız, adeta ağzımıza verilmiş  ballı emziği gerçek doyurucu süt sanarız. Biz ayna olamayız çünkü gerçek medeyet olan Müslümanlığı bozmaya çalışan barbar uygarlar ( nedenler) var. Bu zihniyeti bize doğru gösteren, bizi bu yola ve kötülüğe sürüklemek isteyenlerin zihniyetlerine medeniyetin ne olduğunu, işgal değil imar ederek cevap vermeliyiz.

Örnek olarak 15 Temmuz'u ele alabiliriz. Ak ile karayı ayırt edemediğimiz ve pis zihniyetli kişilerin içimize girdiği zamanlarda, bizleri, bizimle bitirmeyi kafaya koymuşlardı. Ama biz bu Vatan ve Dinimizde gözü olanlardan, onlar gitse bile onlardan kalan zihniyetlerden kurtulamadık! Ve bu arındırma; aslan gibi bir demirci olursak, cahillerden ve pis düşüncelerden kurtulabilirsek olacaktır. O zihniyetlere kanmadığımızda doğru bir hayat yaşarız. Bu zihniyet hep vardı ve olmaya da devam edecek. Ama kıyamet gününde her şey sona erecek ve herkes bir tarafa kaçışacak. Biz onlar gibi olmayıp, doğru bir hayat yaşayabilirsek, o büyük günde başımız dik olarak durabiliriz. İnşAllah Fatih Sultan Mehmet Han'ın İstanbul’ u Feth ettiği gibi, biz de ‘aslımızı’ feth edip ona dönebiliriz. Tabi ki Abdulhamid Han Hazretlerini tahttan indiren, Onunun merhametini kullanan pis zihniyetli kişilere kanmazsak. Allah yar ve yardımcımız olsun. 

Ağlamaklı bir haledeyim



Yeni doğmuş bir bebek gibi ağlardım. Hayat ağlayarak başladı. Öylede bitecekti. Kirpiklerim de görüşümü kısıtlayan damlalar öyle zor geliyor ki etrafıma bakmak yalnızca akan gözyaşlarıma bakarak yetinebiliyorum. Ne kulaklarımla duyduğum seslere ne gözlerimle gördüğüm şeylere itimat edebiliyorum. Kesin hüküm vermilmişti diye aklımdan düşünceler geçiyor. Hala hözlerimden akan gözyaşlarını izliyor. Kulağıma gelen sesleri dinlemeye çalışıyordum ne gördüklerim nede duyduklarım hiçbir şey hissettirmiyordum. Peki nasıl bana bahşedilen bakabildiğim ama göremediğim gözlerime ve duyabildiğim ama dinleyemediğim kulaklarıma inanmayıp yalnızca üzüntüyle dolu olan aklıma güvenebilirdim. Ayağa kalkmak ne kelime gözümü bile zor kırpıyordum. Üzüntünün içimde kapladığı alanı düşünmek bile halimi anlamak için yeterliydi. Buna göz yummuştum bir kere, kabullenmiştim başıma gelenler daha başlamadan önce. Dur diyecek ne bir ailem ne bir dostum nede durmamı sağlayacak değer verdiğim biri vardı. En çok da ona ihtiyacım vardı. Gözümle gördüğümde sevinebileceğim, kulağımla onu duyduğumda kendimi ağlayan bir hal yerine mutlu bir halde bulabileceğim. Değer verdiğim bir kimse hatta bir şeye ihitiyacım vardı. Sanırım o halimde aklıma gelen en iyi düşünce,hatta tek iyi düşünce buydu. Yalnızca buna güvenebilirdim güvenmek istiyordum, doğrulmak istiyordum, başımı kaldırmak, etrafıma bakmak ve sesleri duymak istiyordum. Hüznün kapladığı yer onu engelliyor, Yapmak istediklerimi yapamıyordum. Hüznümün engelliyemedği tek şey gözüme ilişen bir kitaptı. Kitabı elime aldım, başlığında ''Kuran-ı Kerim ve Meal'' İ yazıyordu. Daha önce hiç görmediğim bir kıtaptı bu. Açtım, bilmediğim bir dilde yazı ve altında okuyabileceğim bir kısım, okudum ve gerçekten rahatlatıyordu ama bir kaç eksiklik vardı, anlayamadığım bazı şeyler yinede sadece mealini okumak bile içimdeki hüznü alıyordu. Böyle bir kitabı daha önce hiç görmemiştim, Ama bir şeyden emindim. Değer vermem gereken şeyi onun içinde bulmuştum. Beni kimin düzelteceğinide biliyordum ''Allah'a İman Ettim Ona Dua Ettim.''