KALPLERE HÜKMEDENİN ADIYLA!

 


     Ben her sabah bir Mihriban türküsüyle giderim işe, bana ayrılıktan bahsetme, bana emperyalist güçlerin gücünden, Filistin'i öldüren zalimlerin zulmünden, milyarlarca müslümanın sessizliğinden bahsetme. Bana altlarından ırmaklar akan yerden, Filistin'li Hanzala'nın yüzünü göreceğimiz andan, Kudüs'e namahrem ayağı değmeyeceği günden bahset. İçimizin ferahlayacağı güne kadar hülyalarla uyutma beni, bana olacak gerçeklerden bahset. Bahset ki umudumuz dipdiri olsun bu kahpe düzene karşı.   

     Selahaddin Eyyübi'nin geçmişte yaptıklarından değil bana çağımızın Selahaddin'i gençlerinden bahset. Atamız Fatih Sultan Mehmed'in yaptıklarıyla oyalama beni, bana Sultan Fatihler yetiştirecek sırdan bahset. Geçmişle uyutma beni, geleceğe yön verecek geçmişimden bahset. Bahset ki açılsın kırk acı kilidi vurulmuş şu harabe yüreğim, geceyi yenmek için debelenen gündüzün, tam imsağına ulaştığı anda açsın çiçeklerim, çiçeklerden çok ihtiyacım var buna...

     Çiçeklerden çok ihtiyacım var buna çünkü deşiyor bağrımı din kardeşlerimin iniltileri, ağıt yakmayı en iyi ben bilirim çünkü ben Filistin'im, Arakan'ım, Doğu Türkistan'ım, Türkiye'nin Bursa ilinde olmam hiçbir şeyi değiştirmez. Filistin'de öldürülen, Kudüs'te namaza alınmayan benim ben!  Arakan'da işkence edilen benim babam, Srebrenista'da ölen benim annem, Doğu Türkistan'da ırzına geçilen benim bacım, unutkanlığımdan dem vurupta maval okuma bana çünkü Çin sarayını 40 kişiyle basan da benim, Uhud da göğüs göğüse çarpışan da, Bilecik’te bu devleti kuran da benim, bu şanlı bayrağın altında yaşayanda. Dil, din, ırk gözetmeksizin çocukları, anaları, bacıları tecavüzden kurtaran da benim. Zalimin zulmünden insanlığı emin kılanım, özüme uzaklığımdan dem vurma benim. Ben beklenenim…

    Bir kuşu kafese hapsetmek, bir ağacı saksıya ve bir insanı aklıyla sınırlamak zûl geliyor hep bana. Kuş özgür ve hür gökyüzüne, bir ağaç yeryüzüne ve bir insan ancak ve ancak gönlüne bırakılmalıdır. Bırakılmalıdır ki önümüzdeki 50 yıldan başlayarak sonsuzluğumuzu kurtaralım. Değişene dek bahtımız 21. yüzyılda yaşanan ahlaksızlıkları bırak, bana ahlâklı nasıl olunur ondan bahset. Z kuşağını kötülemekten vazgeç artık; insanın içindeki hırçın değil, ılık ılık dalgaların olduğu yerlerden bahset; bahset ki ulaşalım oralara, kurtaralım atîmizi.

     Kalplere hükmedenin adıyla! Ruha kıymık gibi batan nefsin mübadelesi senin imanındır ancak, sen onu kemale erdirmedikçe. Her alaşağı ettiğini sandığın anda tersine döner zemin ve sen yine altta kalırsın. Bir gönül ustasına varmalı mı? Varmalı! Bir Mürşid-i Kâmil şart mıdır? Şarttır! Fakat O'na sadakatte şarttır. Ben beklenenim ve kendimi bekleyenim evvela, bir özüme döndüğüm vakit sıyrılacağım tüm mecazlardan, şu gereksiz kavgalardan, masivadan... Kalplere hükmedenin adıyla, inşaallah.





Nereden başlayacak?


Buradan başlayacak herşey, tam olarak şuan durduğun yerden. Kaldır başını etrafına bakın. Şimdi zamanı yavaşlat, gözlerini odaklayarak etrafındaki nesneleri, ilkokulda matematik dersinde öğretilen kare, dikdörtgen, yuvarlak veya silindir şeklinde saf ve olduğu gibi algılayarak bir daha bakın. Kafanın içinden geçen tüm düşünceleri, minibüs şoförlerinin, insanları minibüste arkalara doğru ittirdiği gibi senin de göremediğin ama doluluğunu hissedip  zamanının ve anlık düşüncelerinin gerisine ittirdiğin kaygılarını havada süzülürken bir anda avcı tarafından vurulup, cansız endişesiz aşağı doğru süzülen bir kumru gibi gökyüzünden aşağı sal. Belli belirsiz senin de tam olarak ne kadar süredir devam ettiğini bilmediğin, maçın doksan artı 5 inci dakikasında beş sıfır yenildiği maçta bir gol atıp buna sevinen futbol takımı oyuncusu gibi  yalandan sevinçlerle devam ettirmeye çalıştığın hayat sahasında kendini kandırmayı bırakıp Dur, durul. Herşey Buradan başlayacak dedim ya; o  mekanı, durduğun yeri iyice tanıdıysan, hayata biraz daha yakından bak. Yaşadığın zamanı idrak et. Anı yaşa yahu anı YA-ŞA. Mekanını tanı, gör. geçtiğin bir sokakta ki Işıklı   Yazılarla gözümüze sokulan, “bunu almazsanız (çok şey) kaybedeceksiniz” diye haykıran tabelalardakileri alamadığımız için daha kaliteli bir yaşam süremediğimizi içimize sokan reklamları algıla. Herkes bakmak ile görmek arasındaki farkı afili cümlelerde veya içersinde kaybolup benliğimizden, bu “kalitesiz” yaşamdan, attığımız bir golle sevinip beş sıfır yenildiğimizi unuttuğumuz, vaktimizi kaybettiğimizi idrak ederek körü körüne anı yaşamaya yani yaşamaya ara verdiğimizi düşünerek her an kaybetmeye devam ettiğimiz müddetçe bizi hürleştirdiğini, aşağıda değilde yukarıda olduğumuzu hayal ettiren, kendi düşüncemizin kölesi olmaktan sıyrılarak ne yaşadığını bilmediği sosyal medya hesaplarında görmüştür. 


İşte bu görmek ile bakmak arasında ki farkı farkedip, farkındalığın farkına vardığında uygulamak için yapmadığın her kalkınma ve devinim çabası, senin ile yaşamının arasında büyük “fark(lar)” açacak. O fark açıldıkça sen bu mağlubiyete ve aşağıdalığa yapmış olduğun minibüs şoförü tarifesiyle, yenildiğin maçta eğer olur da ufak ta olsa bir devinim yaptığında kendini şutu ağlarla buluşmuş futbolcu mertebesinde bulacaksın. Ve ne yazık ki bu paradoks seni bırakmayacak.


Kurtulmak… Neyden, neden?

Düşünceden mi, düşündürenden mi? 

Huzur, kurtuluş vesaire…

EGE GÜZELİ





Aramızda olan bu kanlı ahenk

Ya sana, ya hazin sona götürür

Gülşen de kelebek ölür rengârenk

Yıllarca aşınmış kaya köpürür

Sinemi yağmalar oluşan figür

Bizim resmimiz bu olmamalıydı

Dudağında sönen alev şimdi hür

Dudakların böyle solmamalıydı

 

Yanağında dinmek için gamzeli

Mutlak geleceğim Ege güzeli

 

Rabbimin merhamet eli dokunsun

Gönlüne, yetmez mi bitsin bu eza

Adıma yazılmış ferman okunsun

Bir sihirli sözdür bana mukteza

Aşılamaz engel durur fariza

Ali'nin kınında zülfikar gibi

Dökülür halimi bilirse feza

Konuşursam, sanki bu inkâr gibi

 

Ebed sürmeyecek ama ezeli

Mutlak geleceğim Ege güzeli

 

Azlettiler benden önceki eri

Şimdi savaştayım ben Kaf Dağında

Dönmek istesem de dönemem geri

Boynum bükülmesin Han otağında

Kasırgalar gibi İrem bağında

Hücrelerime dek parçalarsın sen

Bir gün adın bile kalmadığında

Bunca şiirlerde hep çalarsın sen

 

Bineva vücudum bin bir gözeli

Mutlak geleceğim Ege güzeli

 

Göğüs kafesimde bir kuş esirdir

Uçma vakti gelir artık tutamam

Berhürdarken canan, can münkesirdir

Bunca hatırayı arda katamam

Kaderimi böyle bil, unutamam

Onsuz kere acı, ömrüme biçin

Masum hayalleri suya atamam

Yırtınır gölgeler aydınlık için

 

Korkuyorum sensiz ölüm sezeli

Mutlak geleceğim Ege güzeli

 

Kıydılar menfada hicap duymadan

Sevdamıza, toplu mezar kazdılar

Sorguya çektiler, cevap duymadan

Hükmümüze bilsen neler yazdılar

Koşuşturan atlar bembeyazdılar

Kan içirdiler o atlara zorla

Karardı yüzleri, sonra azdılar

Karınları doydu diken ve korla

 

Sen mor hülyalarda nice gezeli

Mutlak geleceğim Ege güzeli

 

 

Zan düşer gecenin kuytularına

Aydınlığa çıkmak an meselesi

Tan düşer gecenin kuytularına

Benim canım halen sende ölesi

Sultanlar dahi bir var'ın kölesi

Gözünde eririm düştüğüm gibi

Volkanlarda olur ancak böylesi 

Benim sana bağım kör düğüm gibi

 

Gün batar, gözlerin yıldız bezeli

Mutlak geleceğim Ege güzeli

 

Gelemezsem eğer aç ellerini

Dualarına bir beddua ekle

Nihayetlendirip emellerini

Beni ukbada bir hesapla bekle

Yalnız kaldığında konuş felekle

Cennetten bir parça huzur tadarsın

Bulutlar girince muhayyel şekle

Cihanda anla ki düşün kadarsın

 

Yüzüm gülmüyor hiç seni üzeli

Mutlak geleceğim Ege güzeli


ADSIZ

AHIM VAR





Tüm arzumu bir ilahi kaynaktan alıpta

Şavkında mesip döndü başım, durduramazdım

Garbın yüce orduları kalbimde dalıpta

Harp etse, bu şevkten öte birşey aramazdım

 

Sorsam seni, mehtapta derin gam bulurum ben

Yalnız beni yakmazdı demek nemş eden aklın

Gündüzce öten kuşları akşam bulurum ben

Toprak bile sen çiğnediğin halde meraklın

 

Aşkınla erip, vasf- ı kemal aldıda gönlüm

Her zerremi varlıktan alıp yokluğa sürdü

Tüm mevcudatım yandı, kaavi kaldıda gönlüm

Müjganlı karanlıkta mapus, oysaki hürdü

 

Berzahta viran ruhları sızlattı bu nalem

Affetsede mahşerde melekler, ve bu alem

Hak almaya en son kişiyim ben geçemezsin

Ben istemesem kevseri bir an içemezsin


ADSIZ

Lozan Gerçekleri


Bugün 24 temmuz..
99 yıl önce bugün İsviçre'nin Lozan kenti Türkiye Cumhuriyeti için tarihi ve kritik bir ana şahitlik ediyor.  Yeni kurulan devletin tescili niteliğinde yapılacak olan anlaşma ile yurdumuzdan işgal kuvvetleri çıkacak ve Türkiye'de yeni bir sayfa açılacaktır.
Üzerinden neredeyse bir asır geçmesine rağmen Lozan Antlaşması hala kazandıklarımız ve kaybettiklerimiz üzerinden tartışmaya açık bir konu olmuştur. Bu mevzu tarihçilerin gündeminde olmaya devam ededursun sosyal medyanın gündeminde daha heyecanlı bir konu mevcut;
"Lozan anlaşmasındaki gizli maddeler"
Evet birçoğumuz böyle iddialara denk gelmiştir gerek tartışma programlarında gerek sosyal mecralarda. 2023 yılında çıkarmaya hak kazanacağımız iddia edilen yeraltı kaynakları sayesinde birdenbire petrol zengini bir ülke olma hayali, tüm dünyada ve ülkemizde görülen ekonomik dar boğazda hepimizi mutlu edecektir elbette. Mesela o zaman döviz kuru hesap etmemize gerek kalmayacak, Afrikanın bilmem neresindeki ülkenin para birimiyle bizimkini kıyaslayıp tweet atmayacak, 1 dolar ile neler alınır videoları çekmemize de gerek kalmaz hatta belki o zaman yabancı turistlere  "Aşılıyız, bizden korkmayın" dememize bile gerek kalmaz kim bilir. Ve hatta belki hipokrata yemin edenler lutfederlerse burada hem de bizlerle kalabilirler.  Dediğim gibi hayali bile ne kadar güzel değil mi?
Ve bu hayal için bir iddia lazım. Hazır Lozanın da yıldönümü geliyor...
    
Benim de bir gizli maddem var ve burada  paylaşayım, yalnız bu madde o kadar gizli ki bunu o an orada bulunanlara bile söylememişler.
"2023 te Türkiyede Mehdi çıkacak"

Mehdi gelecek bütün kötülüklerle savaşacak, dinsizlerle mücadele edecek,inananları koruyacak yaralarını saracak,daha huzurlu müreffeh bir zamana ulaştıracak, İslamı ayakta tutacak ve tekrar dünyaya hakim kılacak.
Hayali bile ne kadar güzel!

Peki biz neden sürekli oturduğumuz yerden hayal kurmayı tercih ediyoruz?
"Olursa, yaparsa,gelirse "lerle yaşıyoruz.?
Bundan nasıl tatmin olabiliyoruz?
Projelerimiz, vizyonumuz neden bunlara bağlı?
Bu, üzerinde ciddi anlamda düşünmemiz gereken bir durum.

Peki bizim üzerimize düşen nedir?
Bunların olmasını hayal ederken sorumluluğumuz neler olacak?
Bunları hiç düşünüyor muyuz?...

        Bütün bunların bizim dışımızda,bizimle alakası olmadan olmasını diliyoruz. Konfor alanımızdan çıkmak istemiyoruz.Petrol çıksın üretmeden zengin olalım istiyoruz ancak bilim üretmeyi,katma değer oluşturmayı, çalışkan olmayı, rakiplerimizle rekabet etmeyi istemiyoruz. Daha teknolojik olanını daha iyisini üretmeye inancımız kalmamış adeta
   
    Mehdi gelsin İslam tüm dünyaya hakim kılınsın istiyoruz ama ibadet etmeyi, farzları terketmemeyi, yetimi korumayı, komşu hakkını gözetmeyi istemiyoruz. Bu mücadelede bizlerin de sorumluluğu olduğunu hatrımıza getirmiyoruz. Çünkü yine konfor alanımıza vatan savunur gibi sahip çıkıyoruz. Hep başkaları yapsın istiyoruz. Eyüp El Ensari hazretlerinin 93 yaşında memleketinden bu kadar uzakta olmasının sebebini düşünmüyoruz.
Yıllar önce Bilge kral Aliya İzzetbegoviç
"Mehdi, bizim tembelliğimizin adıdır" diyerek bizleri tarif etmiştir. Ne yazık ki bu ifade hala daha günümüzde karşılık bulmaktadır.
"İki günü eşit olan ziyandadır"
Ziyanda olmayalım dostlar, zayi olmayalım!

KESİTLER



     Hepimiz zaman zaman gelen gelgitlerin. duygu değişimlerimizin iyi hallerini kendimize adet edinmeliyiz belki de. Öyle ya hâl sirayet eder, sendeki başkasına başkasındaki sana ve bu muhakkaktır. Allah-u Teâla hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de Tevbe suresi 119. Ayette ''Sadıklarla beraber olun'' hitabını yapıyor bizlere. Öyle merhametli ki Allah, düşünelim, tefekkür aklın delilidir. Sadıklarla beraber olun hitabını yapan ya “sadık olun” deseydi? 

    Allah-u Tealâ zengindir hem de öyle böyle değil :) ya biz kullar, öyle zengin ve öyle cömert bir Rabbin yarattığıyken dünyada selsefillerin kapısında el pençe duruyoruz. Medyatik, internet ünlüsü, sanatçı, siyasi v.b. vasıfların peşinden sırf isimleri prim yaptığı için gitmiyor muyuz? Halbuki asıl ve has azimüşşan Allah’tır ve bunu dil ile tasdik ettikten sonra kalp ile de ikrar etmek işin şiarıdır çünkü ahirette sorarlar, önce kalpten sorarlar... 

    Sadıklar...
 
    Sadıklar kalp ile tasdikte eder, ikrar da, dil genelde damağa yapışıktır onlarda... Bu yüzden sadıklarla olmak gerekir, sadık olmak zor iştir ama sirayet basit... 

    Kim ne dersen desin, şu yüzyılda bir çoğumuzun umurunda dahi olmayan gerçekle karşı karşıyayız; ''Biz Osmanlı’dan sonra Türklüğü unuttuk'' Unutturulduk demiyorum bakın bariz unuttuk…Türklük unu şerefli islam suyuyla buluşunca kıvam aldı hamurumuz, işte bu suyu undan ayırmaya çalıştıkça unuttuk. Balkanlar, Türki cumhuriyetler ağlıyor halimize, hâl diliyle yalvarıyorlar adeta, bizi buralarda bir başımıza bırakıp gittiniz diyorlar. Ahhh dedelerimiz, toprak altındaki babalarımız…

  Batılılaşmayın; batılılaşma medenileşmek değil köleleşmektir.  Yeryüzüne gönderilen son peygamberin ümmetini batılılaşma adına köleleştirmek aptallık ve bu harekete uyup batılıyım, medeniyim zannetmek düpedüz aptallıktır. Öyle ki burada bahsi geçen batı coğrafi bir konum değil ancak ve ancak kokuşmuş ve kalıplaşmış bir düşüncenin tezahürüdür.

  Celladına aşık köleler, mankurtlaşmış beyinler, sen ecnebiyi adalet getirecek, refah getirecek diye beklerken o topraklarına girdiği ilk an; anana, bacına ve hatta ninene dahi gözünü dikmişti bile… Yani senin kuru kuruya milliyetçiliğin, sözde veya hatta özde vatan sevdan bir işe yaramayacak kendini yetiştirmedikçe, değiştirmedikçe. Adamlar en iyi okullarda okuyorlar, en iyi eğitimi alıyorlar. Savaşsa en iyi şekilde asker yetiştiriyorlar. Karşında bir konuşuyor, ağzın açık seyrediyorsun çünkü senin kelime dağarcığın onunkinin onda biri bile etmiyor. Her alanda üstün, her alanda kibirli, her alanda ukala olanlar; seni, yani 600 yıl dünyaya hüküm süren o devletin neferini tevazu adı altında pısırık, yön verilebilen, hep onlara bağımlı hale getiriyorlar.

Madem öyle artık kıvırmak yok sert olacaksın köşeli olacaksın yere bastığın vakit toprak titreyecek, diyecek ki bu ayaklar tanıdık 100 yıl öncesi yiğitler de böyle basardı. Öyle bir Allah diyeceksin ki dağlar, taşlar seninle haykıracak, diyecek ki elhamdülillah taşımız toprağımız şenlendi. Sen bir defa sen olabilme özüne indiğin vakit daha kimse seni o özden ayıramayacak ebedi. Söz uzar,kelimeler yorulur, nefs ahmâktır vesselam.

NE KALDI

 




Ne hatırası kaldı gidenlerin, ne adı
Uyku düşün, sabahı ölümlere uyanan
Bana biçilmiş azap üzere hınçla yanan
Bir an bakışlarınla, yalnızca veda kaldı

 

Çıkaramazlar artık beni de enkazından

Ne varsa aldın, beni unutma en azından

Bunca çektirdiklerin sanıyordum nazından

Ve edilebilecek başka ne feda kaldı

 

Bekliyorken vaktini şimdi ruhum mutlakta

Zaman, cesetle dolu bir vadide akmakta

Mahlûklar suratıma en dehşetle bakmakta

Sen gittin, ürpertici korkunç bir seda kaldı

 

Bursa'da bir mahalle yokuşunda vebalim

Katlanarak artıyor, eriyor istikbalim

Gününü gün ederken, hoşça yaşıyor zalim

Bende ruh gibi, susmuş, yorgun bir eda kaldı

 

Ben hiç bilmem, gecede yıldızlar nasıl parlar

Daha saçlarındayken, gün kendini toparlar

Sonsuzluk ağacının yaprakları koparlar

O ağacın altında acı bir nida kaldı

 

Şiirlerimde sana bir iki mısram olur

Kızma! Senin ismini zikretsem haram olur

Devrilir bir gün dünya, hakikate ram olur

İsyanından Vahşiye ancak ihtida kaldı

 

Simsiyah kelebekler gelip yurdumu sallar

Dimağımı kurutur palavradan masallar

İşgalci korsanları karşıladı kumsallar

Herkes bırakıp gitti, benimle Hüda kaldı


ADSIZ

BİZ DÜNYAYI ÇOK SEVDİK



     Dünyayı sevmeye başlamak ile başlar sancılar, sonrası doğum, yeni ve sonsuz bir hayata açılır kapılar…“Külli nefsin zâikatül mevt” her nefis ölümü tadacaktır, demek ki ölümün bir tadı vardır. Dilimizi damağa yapıştırıp kalbimizin ritmine ayak uydurmadıkça nafile bir ömür süreceğiz hepimiz. Ne desek boş; elmas olsak bir ustaya muhtacız, kalas olsak yine bir zanaatkâra... İnsan olsak, insan kalmaya ihtiyacımız var en çok, insan kalmayı ise insan kalanlardan öğrenmek gerek. İlla söyleteceksin be adam; nasıl ki bir mücevherin ustaya, bir kalasın marangoza ihtiyacı varsa, bir insanında mürşid-i kamile ihtiyacı vardır...

     Katledilen ilk masumu, katleden ilk zalimden bu yana kim seviyor dünyayı? ''Biz dünyayı çok sevdik, ölüm bizden uzak olsun'' diye başlar söze söz bilmezler çünkü insan ölmek üzere doğar. Hepimiz bir dost sohbetinde, en az bir kez yakınıyoruz dünya ve içindekilerden fakat bir üst model arabaya gönlümüz takılırken, daha büyük bir ev alma hayaliyle tutuşurken müstesna. Her zaman ve her yerde biz dünyayı sevmiyoruz, elimizin tersiyle itiyoruz derken bir derviş edasıyla süzülüyoruz gözlerde, tevazuumuz arşın gölgesinde oturup iniyor aşağı her seferinde ve biz olması gereken şeyleri nasıl olmaması gerekiyorsa, onun kılıfına uydurarak atıyoruz heybemize.

     Kursağımıza takılacak haramları hep ama hep övgülerle öğütüp geçiriyoruz boğazımızdan. İsyanımız bir sükut ile başlayıp öylece kalıyor bu kirli düzene karşı. O'ndan başkasını almak zûl gelecekken bizlere, O'ndan başka her şeyi tıka basa sığdırmaya çalışıyoruz kalplerimize. Bak her günahın peşine zafer naraları atıyor melun şeytan. Bir bismillah ile aydınlanmıyor sabahlarımız, bir selam ile göz göze gelmiyor yüzlerimiz ve bir dua ile adım atamıyoruz dışarıya, ruh tövbe diye kıvranıyor, nefs verdiği sözden habersiz, işte dünyaya bulaşmak bu olsa gerek…

     Muhtarım, başkanım, profesör doktor bilmem ne, savcım, efendim… Ünvanlarımızın ağırlığında eziliyor adımız. Kaç kez yetimin gözünden yaşı sildi kavgamız, kaç kez gece uykularımızı kaçıran dertlerimizden en az bir tanesini çözdü davamız? “Malâyanînin her türlüsünü tattık Ya Rabbi, mecazi aşkın her türlüsüne vardık, bana Seni gerek seni” diye kaç gece yakardık Allah’a? Aaaaah benlik sevdası, aff Ya Rabbi, Senin sivrisineğin kanadı kadar değer vermediğin şu Dünya’yı taparcasına sevdiğimiz için af… Söz uzar, kelimeler sıkılır, insan bunalır, nefs ahmaktır, biz dünyayı çok sevdik, biz dünyalığı çok sevdik vesselam...


ANLADIM



Fayda vermez ne söylesen

Sözde anlam hep kısırdır

Her ne olsa hayra yor sen

Gördüğümüz rüya sırdır

 

Yüreğini dağlar anam

Dilini de bağlar anam

Şu halime ağlar anam

Yüzü gülmez kaç asırdır

 

Gönül kaygan yerde yürür 

İnsan gurbet elde büyür

Zaman koşar mahlûk uyur

Çektiğimiz dert asıldır

 

Ölüp giden bir insan ki

Yıkılmıştır âlem sanki

Perde kalksın gör, bir an ki

Anlamazsın bu nasıldır

 

Bir evdeyim ki çilekeş

Üzerine doğmaz güneş

Yanımda ne dost, ne eş

Anladım bu son fasıldır


ADSIZ 

SANA BÖYLE GELDİM




Aramı bozdum bütün dostlarımla

Ailemden, memleketimden kaçtım

Yeryüzünün sır tutan dağlarına

Adını haykırdım, ismini açtım

Ufukta görünen bir şey yok henüz

Sorarlarsa uzağa gidiyorum

Cellatların korktuğu vadilerden geçerek,

Sonsuzluğa gidiyorum

 

Sitem eder sana, halimi gören

Pervane, ateşlerde yansa çok mu?

Kadehi bitmiş sekerat halinde Mecnun,

Leyla’yı buldum sansa çok mu?

Sabredip gönlüm hicrana dayansa

Seni özleyen sabahlara uyansa

Hep sen çıkan fallara kansa çok mu?

 

Deli, divane, düşkün, aşık deyip

Kimileri konuşurmuş arkamdan

Böyle iltifatlar duymakta varmış

İnanır mısın şair diyorlarmış

Seni öyle alelade sevmedim

Katiller hücum ederken üstüme

O müstesna adında nöbet durdum

Zincire vuruldum, müebbet durdum

 

Savruluyorum gamzende su gibi

Sen yaylalarda rüzgâra nazende

Yaşadığım mahşer kâbusu gibi

Serin yeşilliklerdeyim bazen de

Biliyorum, halen sana aldığım

Günbatımı kolyeyi saklıyorsun

Bülbüllerin özgürce dolaştığı

Namelerin konuştuğu mehtaplı geceleri,

Bana yasaklıyorsun

 

Onlar neden sevdiğini anlattı

Senin için neleri sevdiğimi anlattım,

Korkma, ismini anmadım

Ve sensizliğe asla inanmadım

Zamansız, mekânsız, sebepsiz sana

Kördüğümden yemin tutarak geldim

İşte ben, beni unutarak geldim

Seni öyle alelade sevmedim 


Adsız
Bursa-Gümüşhane

İSYAN

 




Serbeser cihanı zapt eden nerde kalmadı
Yeryüzünde yiğitçe gezenler de kalmadı
 
Yedi başlı ejderha basmış yurdumu, uyan!
Düşman içimizdedir, boğan er de kalmadı
 
Artık meserretin tek anısı kaldı bizde
Afitap söndü, söndü mehtap fer de kalmadı
 
Zaferlerini garbın kutladık alkış tuttuk 
Mazide kaldı olan, muzaffer de kalmadı
 
Senden gibi durdular, Ecdadına sövdüler
Gece vakti vurdular, kan seher de kalmadı
 
Semerkant mahzun bakar, Buhara ağıt yakar
Eyvah! ilim yolunda mücevher de kalmadı
 
Ey Şah-ı Nakşibendî! üçler, yediler, kırklar
En zor çağım karardı, münevver de kalmadı
 
Kesin buyruğu Hakkın, ayrılık şerdir, sakın !!
Ayrıldı milletim ve beraber de kalmadı
 
Dostum dedin övdüler, hak istedin dövdüler
Heybetli adın vardı, muteber de kalmadı
 
Kâfirler serhaddini, küfür haddini aşmış
Allah adı anmaya cem, çember de kalmadı
 
Hakikatten kaçılmış, edep yere saçılmış
Hakikati haykıran bir minber de kalmadı
 
Camiim, medresem, türbem, tarihimi yıktılar
İnşa edecek mimar kim, hüner de kalmadı
 
Gâvur medeni oldu, olan aleni oldu
Ana, baba, ataya hiç değer de kalmadı
 
Bilmem hangi kuşağı, Avrupa’nın uşağı
Çok methettik o çağı, al eser de kalmadı
 
Turkuazın rengini soldurdular, saçları..
Başları yoldurdular, koysak ser de kalmadı
 
Görmeyen görür oldu, görmez oldu görenler
Takvim durdu, arada artık perde kalmadı


Adsız
Bursa-Gümüşhane

ZOR GÜNLER

 


       (Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!

Ankebût Suresi – (64)                                 

     Yaşadığımız şu günleri “ zor ” diyerek tarif ediyoruz. Su, elektrik, doğalgaz faturaları, kiralar, geçim sıkıntısı derken asıl derdimizi unuttuk. Zor olan, bu derdi hatırlamak zevk ve eğlence dolu hayallerle uyuyan, uykusunda kâbus gören bir milleti uyandırmaktır.

     Dijital çağ,  popülizm, Z kuşağı gibi çetrefilli kavramlar, politikacıların entrikaları, sanatçılarının kraldan çok kralcı oluşu, doymayan zengin, şükretmeyen fakir, şah damarımızı kesmek için pusuda bekleyen birleşik kafirler, sosyal medya algısı ve uyuyan bir millet, evet “ zor günlerden ” geçiyoruz. Öyle bir hale gelmişiz ki, ülkesine hizmet yolunda yetişen şuurlu kardeşlerimizin seslerini duyamıyor, fikirlerini anlayamıyoruz. Sosyal medya iyi bir silah, kullanmayı bilen çok yol kat eder. Daha ziyade sosyal medyada hakikatten yoksun,  bilenin-bilmeyenin konuştuğu cehalet ve kir akan yazıları görüyor, sesleri duyuyoruz. Sosyal medya büyük bir cenk meydanı haline gelmiş durumda. O meydanda komşu komşusuyla savaşıyor, çocuk babasıyla çarpışıyor, kardeş kardeşi vuruyor ancak bu savaş bir neticeye ulaşmıyor. Yalnızca şikayet, hakaret ve cehalet dolu yazılar, röportajlar, tartışmalar mütemadiyen devam ederken muhabbeti yitmiş, aslı unutturulmaya çalışılan, nesli batının karanlık “ izm “ lerine terk edilmiş bir millet uyutuluyor. Eski yıllarda ideolojik çatışma ile yapılan bu uyutma günümüzde daha çok, bize enjekte edilen ekonomi zehri ile yapılıyor. Batının algısı karşısında dik duramayan insanlarımız konuşmaya başlayınca şikâyet ediyor hakaret ediyor fakat bir fikir beyan etmiyor çözüm yolu aramıyor. Kimimizin nazarında tek çözüm ülke yönetiminin değişmesi. Çünkü sürekli değiştirmeye odaklandık. Yıllar önce alfabemizi değiştirdik cahil kaldık, kıyafetimiz değiştirdik çıplak kaldık öyle ki günümüzde bu alışkanlık devam etti. Telefon aldık bir üst modeli çıkıca değiştirdik, daha eskimeden ev eşyalarımızı değiştirdik vs. ancak kötü huylarımızı değiştirmeye yeltenmedik bile. Kendini doğru yolda istikamet üzere değiştiremeyen bir millet nasıl olurda ülkesini değiştirebilir.

    Geçenlerde bir youtube kanalının yaptığı sokak röportajını izledim, durum içler acısı. Genç kardeşlerimize Türkiye’de mi kalmak istersin yoksa Amerika’ya mı gitmek istersin diye bir soru soruluyor. Bir kardeşimiz Amerika’da çöpçülük bile yaparım diyor, bir kardeşimiz Amerika’ya giderse tuvalet temizleyebileceğini söylüyor. Burada meslekleri kıyaslayıp kötülemiyoruz her meslek gerekli tabi. Ancak, evinde annesinin istediği bir bardak suyu getirmeyen gençlerin, konu Amerika olduğunda ağzının suyu akıyor.  Ne kadar da ileri görüşlü batıya yüzü dönük modern gençlerimiz varmış. Bir kardeşimiz “ ruhunu ve kimliğini satarak, ben Amerika’da köpek olurum, köpek “ diyor. Ah genç kardeşim ah, akıllara ziyan böyle bir fikir bu toprakların evladından çıkmamalıydı. Senin deden kuru ekmekle gün geçiştirip yalın ayak, köpeği olmak istediğin köpeklerle çarpıştı. Neden? Dün küffarın zulmüne, tecavüzüne dur demek için. Mabedine kâfirin namahrem eli uzanmasın diye. Bugün sen bu memleket benim diyerek kimseye kölelik etmeyesin, Allah’ın dinini özgürce yaşayasın ve yayasın diye. Anlaşılan o ki, hayali oyun ve eğlenceden öteye geçmeyen hatta bunun için en büyük düşmanlarına köle olmayı tercih eden bir gençlikle karşı karşıyayız, belki de yan yanayız. Vatan sevgisi imandandır ve biliyorum ki bu vatan için canını, malını, kanını vermekle yetinmeyecek gençlerimiz var. En ufak sıkıntıya gelemeyip ülkesini terk etmeyi düşünen değil, bugün ülkesi için çalışıp yarın hakkıyla hizmet eden gençler istiyoruz. Herkesin, nasibi nispetinde vatana edebileceği bir hizmeti vardır. Bu vatan Peygamber Efendimizin ( s.a.v ) davasında ve tüm Müslümanların duasındadır. Asla ümitsizliğe kapılmıyoruz ancak işimiz zor.

                            

    Adsız
                                                                            Bursa-Gümüşhane


Oyuncu 104 elendi !




Geçenlerde Bir'lerimizin,bizi bir yapan unsurlarımızın fazla olduğu bir dostumuzla sohbet esnasında Türkiye'nin dünya mutluluk sıralamasındaki yerinin 104. basamak olduğunu söylediğinde yüzümdeki duygusuz-tepkisiz ifade; kendisini, daha sonra yurt dışında filanca kurye bizim doktorlarımızdan daha fazla kazanıyor falanca garson bizim mühendislerden fazla kazanıyor demek için hazırlayan arkadaşım için hayal kırıklığı olmuş olmalı ki hevesini alamamanın verdiği şaşkınlık ve yarı kızgınlıkla

-Buna da diyecek bir sözün yok mu? Diye sordu.
-Evet, tabiki var dedim. Daha fazla meraklanarak
-Ne diyebileceksin peki? dedi.
Elcevap:
-Elhamdülillah! Öyleysek eğer.
"İman etmezseniz cennete giremezsiniz birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız" buyuruluyor yine birçok hadis ve ayette yardımlaşmanın paylaşmanın birlik olmanın öneminden bahsediliyor. Komşusu aç iken tok yatanın yeri olmadığı kesin bir dille ifade ediliyor.
Rus yazar Tolstoy
"Acı duyabiliyorsan canlısın
Başkalarının acısını duyabiliyorsan insansın"
diyerek adeta durumu birkez daha özetliyor. Evet nasıl ki parmağımızın ucuna hafif bir kıymık parçası battığında en sevdiğimiz yemeklerden bile lezzet alamazken, normalde mutluluk duyacağımız olaylarda bundan dolayı mutsuz- keyifsiz oluyorsak elbette bizim de şuan mutsuz olmamız için birçok sebep var diyerek sözlerime devam ettim.
Filanca ülkede 5 dolarla ne alınabilir, 1 euroyla neler yapılabilir videolarıyla zihinini epey meşgul etmiş olan, günlük döviz kuru ve ekonomi bildirimleri sayesinde telefonu adeta ötlük gibi susmayan kişilerin henüz kavramakta zorlanacağı şeyler de var. Örneğin lokmalar boğazımıza düğümlenir aç bir şekilde akşam eden üzerine sabah olan insanları düşününce. Sıcak sobanın yanında otururken çadır kamplarda çıplak ayakları ıslak toprağa batmış titreyen kalpler geldiğinde aklımıza olanca harıyla yanan sobanın yanında titreme gelir kalplerimize. Cocuklarımıza dışarı çıkarken montunu sıkı sıkı kapat demeye utanırız giyecek eski mont bulamayan ümmetin çocuklarının hayali gelince gözlerimize Mükellef iftar sofralarında hangi yemeklerden başlayacağımızı şaşırırken  iftar etmeden tekrar oruca başlayan Efendimiz (sav) gelir aklımıza çorba bile fazla gelir gözümüze. Yazın en sıcak gününde Sarıkamış gelir aklımıza o güneşin altında üşürüz. Yumuşak yataklarımızda uyumaya hazırlanırken hemen yanı başında bombalar yağan çocukların kadınların feryatları göz kapaklarımızın kapanmasına müsade etmez. Su içerken, bir yudum su fazla görülen efendilerimize şehitlerimize yanarız da su bile yakar boğazımızı
Biz; insan olabildiğimiz ölçüde mutsuzus. Canlı cansız demeden bombalar yağdırırken, dünya savaşını başlatan ve bitirenler savaşı kazanmanın mutluluğunu kutlarken biz hala o insanlar için kederleniriz dua ederiz.
Onlar yanı başında açlıktan kemikleri sayılan çocuğun ölmesini bekleyen akbabanın resmini çeker ödül alır, biz aynı çağa denk geldiğimiz için kendimizden utanırız, topraktan utanırız, yetemediğimize üzülür yetişemediğimize yanarız.
Ekonomi göstergelerinde bunlara rastlanmaz, çizilen grafikler, endekslerle bunları hissetmek imkansız.
Oyuncu 104, bu dünyanın kurallarına uymakta bu yüzden zorlanıyor.
Bu kurallara göre oynanan oyunda kendi kurallarını koyabilmek ve tam da karanlığın ve kötülüğün ortasında hakkı savunmak, yaradılanı yaratandan ötürü sevmek, zalime karşı mazlumun yanında durabilmek, haksızlığa eşitsizliğe adalet kılıcını vurabilmek ve her ne olursa olsun Hakk' ın yanında olabilmektir asıl mesele...
Biz mücadele ederiz, muzaffer edecek olan Allahtır vesselam. 

Cahil





Cahildim dünyanın rengine kandım
Asla yapmam dediğim şeyleri alışkanlık yaptım
Sanki küçük dağları ben yarattım
Farkedemedim, ipin ucunu çoktan kaçırdım

Cahildim dünyanın rengine kandım
Yıldızlardan parlak rehberlerim varken karanlık hayallere aldandım
Gerçek dostumu atamın mezarında, duvardaki heybede bıraktım da
Yalancı dostlara yaranmaya çalıştım.

Cahildim dünyanın rengine kandım
Sakladım kimliğimi hatta bazen de utandım
Orada bir yerim olur ümidi ile karşı mahalleye geçip
Geldiğim yere bakmadım
Onların arasında kendime hep bir yer aradım

Cahildim dünyanın rengine kandım
Değerlerime saldırdılar da duymadım
Olur da incinirler diye ağzımı açmadım
Ne kadar ileri gitseler de elimi kıpırtmadım
Yine de onların arasında yer bulamadım

Cahildim dünyanın rengine kandım
Gündüz dolandım da gece olmayacak sandım
Gençliğin kıymetini ihtiyarlık gelmeden önce bilin diye uyarıldım
Ama hiç umursamadım
Fani ömrüm tükenmeyecek sandım
Hayale aldandım boşuna yandım

CİĞERİN YANMADI MI?

     

 
      Çağlar ötesi çağlar, asırları aşan zenginlik, ezelden ebede uzanan dallar. Varlığı Güneş'ten daha ortada olan Rabbini arayan buhranlı gönüller. O öyle değildir ''bence'' dediğimiz her anda, yanılışımızın farkına varmamız. Önce mahcubiyet, sonrasında o mahcubiyete dahi muhtaç bir ruh bırakmamız. Kademe kademe böyle bozuyor işte insan taşıdığı cesedi, öyle ya ölen hayvan imiş aşık olmak lazım... 

      Taarruzu bir savunma kadar iyi yapan nefs, hep ama alçakça buradan vuruyor bizleri; sağduyu... 90'lı yıllarda okuyan imam hatipli gibi hissederken kendimi, evden okula okuldan eve hep ağlamaklıyım şimdi çünkü bana zulmediliyor. Dar ve karanlık sokaklara hapsedildi örtüm, imanımı gizlemek zorunda kaldım hep. Cuma namazlarına gidişim bir suç gibi resmedildi, kayda alındı. Allah bir deyişim suç sayıldı. Bunlara olan sabrıma ise sağduyu adı verildi. Çünkü müslüman sağduyulu olmazsa gerici, sabırlı olmazsa yobaz oluyordu.

     21. Yüzyıl; tüm yaşanan bu asıl yobazlığa ek başörtüsü politiktir diyen davarların, ağzı iki laf yapınca din bilmez sünnet bilmez ne olursa konuşan andavalların, kur’anda namaz yok diyen salakların dönemi. Allah-u Ekber'den tanrı uludur'a geçen bu topluma şimdi ''aşırı islamcı'' damgası vuruluyor. Eyyyy ahaliii!!! Gencecik evlatlarımız ideolojik saplantılara kurban ediliyor. İslam unutturuluyor. Allah demek serbest ama biz konuşmaya korkar olduk. Müslüman şahsiyet, bir kavme değil tüm insanlığa indirilmiş olan dinini sadece kendi yaşıyor, o da hoştur ama ye-ter-siz..

     Daha ne anlatayım ki; acıları çeken bacılardan keyfini süren bacılara. Vücut hatları belli olmasın diye 2 kat giyinen bacılardan, içini gösterecek derecede ince giyinen bacılara. Namahrem görmeyelim diye başını eğen adamlardan, köşe başlarına oturup gelen geçene bakan adamlara. Davasını; kendi çıkarını düşünmeden yalnızca Allah rızası için yapan adamlardan, kendi çıkarı olmazsa şayet davamda yok diyecek kadar alçalan adamlara hızla geçişi son 30 yılda yaşadı bu ümmet. 

     Ne çok çektiler be analarımız, bacılarımız, babalarımız… Ne çok çektiler sahabe efendilerimiz, Peygamberimiz… Onlar islamı yaşantılarının üzerine bir kılıf gibi geçirmişken; bizler ise islamı yaşıyoruz sandığımız hayatın bir köşesinde bir yerlere sığdırmaya çalışıyoruz… Ne güzel kurban ettik değil mi islamı sloganlara. Ne güzel kurban ettik tesettürü modaya, hem de ayinler eşliğinde…. Peki hayâyı, ne güzel  gömdük değil mi toprağımıza, Ne güzel sattık ama kendimizi nefsimize, hem de beş para etmez fiyata…

     İçimi yakıyorlar çocuk, yüzde 99 u müslüman denilen bu ülkede insanlığın ilk atası, yeryüzünün ilk peygamberi Hz. Adem(a.s.)'a hakaret ettiklerinde, Ezan-ı Muhammediyi her gün huzura çağırılan bir davet değil de 3 dakikalık rahatsız veren bir ses gibi gördüklerinde, ben bir 5 dakikaya geliyorum değil, namaza gidiyorum kardeşim haydi sen de gel diyemediklerinde, islam karşıtı olan her kasıtlı harekette müslümanca bir duruş sergileyip ben buna karşıyım diyemediklerinde! 

     Bu zihniyeti biz hortlattık, yıllarca konserlerinde bağırdık, albümlerini ilk biz aldık, dizilerini reyting rekorlarına soktuk, öldüler cenazelerinde ağladık, yılbaşlarını onlardan iyi kutladık, bir kereden bir şey olmaz diye ne ömürler törpüledik, medya neyi bir hafta gündemde tuttuysa bizim de gündemimizde o, o kadar kaldı, beş dakika daha telefonda vakit geçirebilmek için çocuklarımızı sübliminal çizgi filmlerin kucağına attık, küçük küçük kazdılar islamın altını yine ve hep son raddeyi bekledik. Mukaddesata saldırıyı kendimize saldırı olarak görmedik hiç hep birileri çıksın iki slogan atsın da içimizi rahatlatsın diye bekledik. Eyyyyy müslüman, oooyy müslüman, aaah müslüman... Uyan!! Ciğerin halâ yanmadı mı?